Seni her gördüğümde yükselen kahkahalarım varya onlar yalanlar... Yok sayıyorum demeye çalışıyorlar; inandırmayı başarıyorlar belki ama aslında yapamıyorlar. Tüm bunları yapan korkak bir kadın, tutkusuna sahip çıkamayan çığırtkan bir kadın. Sahipliği olamayan zavallı, savaşacak gücü olmayan, sana sevgisini anlatamayan utangaç bir kadın. Kendi sevgisine bile inanmayan ahmak bir kadın bu, en baştan koşulsuz yenilgiye sarılan... Gidersen diye yanında kalmayan, savrulursun diye ellerinden tutamayan... Kabul et anlamsız bir kadın bu. Çekindiğin, yaklaşamadığın, anlayamadığın, başkaları var sandığın aslında yapayalnız kadın.
Biliyorum ben tuhaf biriyim. Alışamadım ki ben bile kendime... Örneğin saçma sapan kararlar alıp çok radikal olduklarına inanıyorum, sonra yaşarken hayata çarpıp çürük içinde kalıyorum, kimse için hiçbir şey ifade etmeyecek cümlelerle yanıtlıyorum insanları ama tüm bunların güzel gelişmeler olduğuna inanıyorum... Sonra anlamsızca susuyorum bazen ve anlamsızca çığırtkanlık ediyorum. Hiç sevemiyor gibi hissediyorum sonra bir an geliyor delice sevdiğime inanıyorum. Alışamıyor insanlar bana, kedi gibiyim belki... Tedirgin ediyorum insanları birden saldıracakmışım gibi ama öyle acınası aşklarda yitiyorum ki saldıracak mecalim yok esasen. Bu kadar sevmeseydim seni; bu kadar kırıp dökmezdim, böyle çok yazmazdım belki... Ben ağlarken bitiyor işte yarınlarımız. Seni suçluyorum, seni sevmeyen herkesi suçluyorum, kendimi suçluyorum ama hiçbir şeyi değiştiremiyorum. Düşler görüyorum bazen inanıyorum düşlerime, düşler kuruyorum ama güvenemiyorum kuruntularıma. Sen olsan basit derdin, basit çözümler üretirdin, ben öfkelenirdim ağlardım. Seni hep ağlamakla tehdit ederdim ve sen hep susardın. Susma canım birşeyler söyle, öyle şeyler söyle ki gözyaşına mahal kalmasın, sen öyle bi konuş ki ayrılığa zaman kalmasın. Ben seni savunmadan kalabileyim yanında, haklı çıkmalarından korkmadan, hiç utanmadan kalabileyim. Kaç ayrılık, daha kaç kavga... Biliyorum attığım her adım deprem, vahşi hayvanlar gibi saldırıyorum sana, yaralıyorum, kurban edip kanını alnıma sürüyorum. Oysa üzüldüğüm kadar üzüyorum yalnızca. Biliyor musun? Ben çok sevebilirdim seni; öyle de yaptım. Ama söyleyemedim hep sustum. Suya sustum, gözlerinde kan oldum sustum, çığlıklarına sustum, çekip gitmelerime, dönüp sarılışlarıma, giderken yoluma döktüğün bakışlarına sustum.
Peki bunu biliyor musun? Sessizce çekip gitmek bir yenilme biçimidir. Alışkanlıktır bazen hep sessiz kalmak, bazen söylenecek tek söz kalmaması...Yaygarayı koparacak bir karaktere hiç sahip
olmamaktır. Dillenecek her cümlede yenik düşme korkusu, alınacak cevaplardan
kaçan korkaklıktır sessizce çekip gitmek. Birazda hırpalamadan kabullenme cesareti ve belki hayatta
kalma, tutunma biçimi...
Bundan çok çok zaman önce, insanlar yalnızca bir yerde yaşarmış, “unutuş şehri” denilen yerde. İsmi böyleymiş çünkü şehrin tam ortasından “unutuş nehri” geçermiş. Yeryüzündeki bütün sular ondan gelir ve ona geri dönermiş. Bütün su parçaları ondan ayrıldıktan sonra ona dayanılmaz bir özlem duyarmış, ayrıldıklarında kendilerini hatırlar, onla birleştiklerinde ise onda kendilerini unuturlarmış. Bilge insanlardan birisi bu öyküyü duyduğunda kendi kendine şunu sormuş:
“ Bunlar neden kendilerini hatırlamak değil de kendilerini unutmak istiyorlar ? Neden ona özlem duyuyorlar? ”
Ancak buna cevap verilmeden önce anlatılması gereken başka şeyler de varmış.
Nehre yalnızca başka su parçaları katılmazmış, insanlar da o nehre girermiş ve nehirden bambaşka kişiler olarak çıkarlarmış. Söylendiğine göre nehir herkesi kabul etmez, kabul etmediklerini kendisinde boğarmış.
Başka bir bilge insan da şunu sormuş :
“ Nehir neden bazılarımızı boğuyor da, bazılarımıza ölümlüyken ölümsüzlüğü armağan ediyor? ”
Bilgenin ölümüyken ölümsüz olmaktan kastettiği, insanların nehre her girişlerinde geçmişte yaşadığı acıları unutmaları ve yalnızca güzellikleri hatırlamalarıymış. Nehir bunlarla da kalmıyor, insanların istediği kaderi onlara bağışlıyormuş…
Fakat insanların yapması gereken bir seçim varmış, o da nehre ne zaman girmeleri gerektiği üzerineymiş. Herkesin yalnızca bir hakkı varmış, ayrıca nehre girecek olan boğulma riskiyle de karşı karşıyaymış.
Seçim zamanı ve boğulma konusunda anlatılan çeşitli hikayeler varmış, ama en yaygın olanı şuymuş :
“ İnsanlar nehre girecekleri zamanı boğulmaktan korkmadıkları zaman seçmelilermiş, böylece en yüce güzellikler ve sonsuz hayat onlara bahşedilirmiş. Boğulmaktan korkanlar ise insanlıklarından olur, sonsuzluğun sahte bir görünüşünü yaşarmış. Boğulmaktan korkmayanlar ise gerçek sonsuzluğa yol alırmış, gerçek yaşamın en derinlerine...”
Bunu çok çeşitli şekillerde yorumlayanlar oluyormuş, ama genel olarak boğulmaktan korkmayanların boğulmadığı düşüncesi hakimmiş… İçlerinden yalnız birkaçı farklı düşünüyormuş. Bunlar içinde de kendisinden en emin olan bir tanesi varmış, Lethe isminde bir genç. Düşüncesini hiç kimseye anlatmamış ve bir gün ansızın meraklı bakışlar altında nehre girivermiş. Onu bir daha gören olmamış. Şehir halkı onun da diğerleri gibi korktuğu için boğulduğunu düşünmüş…
Lethe suya girer girmez sonsuz ışık demeti gözlerini kamaştırmış, suyun içerisinde nefes alabildiğini hissetmiş… Akıntı onu nehrin en derinlerine çekmiş ve Lethe kendini birden daha önce hiç görmediği bir yerde buluvermiş. Etrafına toplananlardan bazılarını tanımış, önceden boğulduğu düşünülen kişilermiş bunlar…
“ Neden bu kadar geciktin ?” demiş içlerinden biri.
Lethe şaşırmış ve herhangi bir cevap verememiş.
Bir başkası devam etmiş :
“ Biz gerçekten boğulmaktan korkmayanlarız, tam anlamıyla nehirde kendini unutmaya hazır olanlarız. ”
“Anlıyorum ama neden bu saklanıyor diğerlerinden ? “
“ Kimseden bişey saklandığı yok, sadece herkes kendisi bulmak zorunda, hepsi bu. Kimseye sahip olmadığı şey verilemez.”
Lethe’nin geldiği bu yerde insanlar çok mutluymuş, kötülük ve çirkinlik orada adeta hiçliğe devinmiş, yok olmuş. Lethe hiç gecenin gelmediği yerde, diğerlerinin de bundan haberdar olması gerektiğini düşünüp durmuş. Ve suya tekrar girmiş, bundan sonrasını pek hatırlamıyor ama uyandığında kendisini unutuş şehrinde buluvermiş…Kendine geldiğinde, ona ne olduğunu sormuş :
Şehir halkından birisi onun boğulmak üzereyken kurtarıldığını söylemiş.
(Aslında Lethe’nin suda boğulduğunu düşünmüşler önce, fakat unutuş nehri bunu onlara unutturmuş ve zihinlerine başka bir durumu yazmış.)
Lethe bu cevap karşısında şaşırıp kalmış, ve buna inanmak istememiş.
Hiç gece olmayan yerin olmadığını düşünmek onu çıldırtmış, artık hiç kimsenin ona inanmayacağını biliyormuş, gene de bazı kişilere anlatmış. Anlattığı kişiler onunla alay edip, çıldırdığını düşünmüşler.Şehir halkının da görüşüyle onu bir yere kapatmışlar, oradan ölünceye kadar hiç çıkartılmamış…O şehirde olup da ölen tek kişi oymuş!
Unutuş ırmağının ismini Lethe’den aldığı söylenir, bu hikayeyle nehir ve Lethe özdeş olmuştur. Lethe “kendini” nehirde bırakmış, çıldırmış. Nehir ise Lethe’nin bu durumuna üzülür, onu tekrar gecenin olmadığı şehre de götüremeyeceğini bilmektedir.Ve onun ismini alarak onu ölümsüzleştirir, artık nehrin ismi Lethe olmuştur.Böylece unutuş ırmağında ölen tek kişi “kendini” unutuş ırmağında yeniden bulmuş ve ölümsüzlüğünü kazanmıştır.
Öykü böyle sonlanıyor ama Bilgelerin sorduğu sorulara da yanıt vermeliymişiz, yoksa bizde o nehirde boğulurmuşuz…
İlk soruya şöyle yanıt verilebilir, su parçaları nehirden ayrıldıklarında kendilerini hatırlıyormuş ama zamanla bu hatırlama etkisini yitiriyormuş ve nehre geri dönüp kendilerini tamamen unutmak istiyorlarmış, çünkü hatırlama etkisini yitirdikten sonra onları nehre karşı dayanılmaz bir özlem sararmış.Özlem ancak onunla bütünleşince son bulurmuş, nehre girdikleri anda kendilerini unuturlarmış ama nehre ilk girdiklerinde “kendiyi” yani kendilerini hatırlamaları gerekirmiş ki “kendilerini” unutabilsinler… Orası hem “kendi” oldukları hem de “kendilerini” yitirdikleri tek yermiş.
İkinci soruya ise şöyle karşılık verilebilir. Şehirdekiler ölümsüzlüğün yani tüm mutlulukların kendilerine; boğulmadıkları için, boğulmaktan korkmadıkları için verildiğini düşünürmüş, ama aslında durum tam tersiymiş. Öyle ki asıl korkanlar onlarmış ve gerçeklerden habersiz olarak sahte bir dünya içerisinde yaşamaktaymışlar.Boğulanlar ise gerçek hayata gözlerini açanlarmış aslında, gerçekten korkmayanlar ve kendi kaderlerini kendileri yaratmayı göze alanlarmış!
Ama en önemli nokta şuymuş :
“Gecenin hiç olmadığı yerde kendi kaderlerini kendileri yaratmayı seçenler yaşarmış ve onlar gerçekten de ölürmüş.Çünkü sonsuzluk sonluluk olmadan yaşanmazmış. Lethe nehrinin kenarında yaşayanlar ise kendilerini aslında olmayan kadere bıraktıkları için gerçek hayata hiç yaklaşamayanlarmış, onlar sonsuzluğu sonlu olmadan yaşamak isteyenlermiş ve korkmadıklarını söyledikleri halde kendilerinden en çok korkanlarmış...”
Yine aynı sapağın başındayım ben. Sen yoluna devam ediyorsun ya, ben yanında yürüyemiyorum artık. Yoruldum... Bir başka yolda, bir başkasıyla gideyim diyorum, sonra durup yine sana bağlamaya çalışıyorum yolu... Olmuyor işte...
Hani kızardın ya seni izlemiyorum diye "hiç mi merak etmiyorsun oyunculuğumu" derdin. Bense dizi izlerken uykum geldiğini hatırlatırdım uzun uzun örneklendirerek... Sen yokken izledim hepsini. Şimdi tüm numaralarını biliyorum, bütün sahnelerimizde kestiğin rolleri irdeliyorum ve bu benim adımlarımı hep başa sarıp film akışını bozuyor.
Eğer bilseydim nereye gideceğini yanında kalırdım ama ahmakça savruluşlarına tahammül edemiyorum. Tüm kelimelerim senin olsun isterdim ama algında yitip gitmelerine dayanamıyorum. Sen dönüşürken, ben susamıyorum. Bağıra çağıra, yora yıprata kavga etmeyi özlüyorum. Kıskançlıklarını, kaybetme korkunu özlüyorum... Hiç benzemedik seninle zaten... Belki de bu yüzden korkusuzca kaybettim ya seni ama bu defa rolleri değiştik. Bu defa sen susuyorsun, ben gidiyorum...
Biliyor musun? Dönmekten korkarak durmadan yolculuk ediyorum. Şehirlerin il sınır tabelalarına bir ekleyip bir çıkarıyorum durmadan... Gece uyanıp anlam yüklediğim şarkıları söylüyorum yorgan altına gizlenerek, sanki ben saklanınca sesim tanınmazmış gibi. Sanki sesimi duyacak biri varmış gibi evde, sanki sen varmışsın gibi... Artık iki paket sigara içiyorum çünkü "ev kıraathane gibi kokuyor" diye söylenen kimse yok. Soranlara senden bahsetmiyorum genelde ama gözyaşlarım teslim olursa "o beni terketti" diyorum daha fazla üzerime gelmesinler diye. Zaten çoğunlukla dinlemiyorum kimseyi yüzlerine bakıp şapşalca gülümsüyorum yalnızca.
Gidiyorum bir dolu sanrıyla, pişmanlıklarla... Doğru mu yapıyorum, yanlış mı bilmiyorum. Sanırım şuan en doğru karar; kararsızlık.
Nereye gideceğini bilmek bazen sadece zor! Seçim yapmak mı? Kimi niye seçmeli? Nelerden vazgeçmeli? Kendinden, kendi seçimlerinden vazgeçmeli bazen başkalarının doğrularını kabullenmeli...
Bu aşkı kim yaşayacak peki? Ben mi? Ben(liğim)i sahiplenenler mi? Seviyorum ben serseriliğimi, umarsız sevgililerimi. Hiç bitmeyecek öykülerimin karikatüristik kahramanlarını. Ben nasıl, ne zaman uyum sağlayacağım hayata? Ne zaman normlara uygun aşklar yaşayacağım? Aşk normal kelimesine sığar mı diyorsunuz siz? Peki beni nereye sığdıracaksınız bu hayatta?
Yapmayın! Kollarım kırılacak, bacaklarım paramparça olacak hayata sığmaya çalışırken...
Hani bazen kötü hisseder ya insan kendini, hani söylenecek her söz yalnızlıktan duvarlara çarpar... İşte öyle bir gece bu. Bu gece kötü hissediyor kendini... Yalnızlık... Sevmişimdir aslında yalnızlıkları. 'Kendime ait bir oda'yla yetinmeyip; kendime ait bir ev, bir yaşam kurmayı. Peki neden bu son günlerde ki huzursuzluklarım, yalnızlıktan yakınmalarım? Hayal kırıklığı mı sebep? Yine aynı yanılgıya sahip çıkmış olmaktan mı? Zor zamanlarda, çok yalnızlıklarda tutunacak bir yer bulunmuyor nedense... Sığamıyor insan çürük bir bedene. Hiç bir dost sohbeti çekip çıkamıyor paniğin içinden ataklarını. Yazamıyorum ve bu beni delirtiyor. Sözcüklerim kötüleniyor, başaramadıkça daha ahmak, hissetmeyince daha zavallı hissediyorum kendimi. Siz mi çaldınız hislerimi, kalemimin mürekkebini?
Nereye gideceğini bilmek bazen sadece zor! Seçim yapmak mı? Kimi niye seçmeli? Nelerden vazgeçmeli? Kendinden, kendi seçimlerinden vazgeçmeli bazen başkalarının doğrularını kabullenmeli...
Bu aşkı kim yaşayacak peki? Ben mi? Ben(liğim)i sahiplenenler mi? Seviyorum ben serseriliğimi, umarsız sevgililerimi. Hiç bitmeyecek öykülerimin karikatüristik kahramanlarını. Ben nasıl, ne zaman uyum sağlayacağım hayata? Ne zaman normlara uygun aşklar yaşayacağım? Aşk normal kelimesine sığar mı diyorsunuz siz? Peki beni nereye sığdıracaksınız bu hayatta?
Yapmayın! Kollarım kırılacak, bacaklarım paramparça olacak hayata sığmaya çalışırken...
Biliyor musun neden burada olduğunu? Çünkü ben seni yanımda hayal ettim.
Yanımda olmalısın şuan çünkü çok acıyor canım. Bugün ben beklemekle tükendim, düşündükçe yitip gittim yine... Korkularım düş oldu, düşüşlerim sen oldun. Dayanamıyorum anlıyor musun? Bu oyunlara daha fazla dayanamıyorum. Konuşamadıklarım içimde hücrelerimi tırmalıyor, içtiğim her yudum açık yaralarımı yakıyor. Kanırta kanırta seni deşiyorum ama nasıl oluyorsa yine ben inciniyorum. Sen sustukça damarlarım düğümleniyor...
Yüzünü gözünü ters yüz edene kadar devam edeceğim haberin olsun! Sen duymak istediklerimi dillendirene kadar duymak istemediğin ne varsa kulağına akıtacağım... Güvenini yerle bir edeceğim çünkü benimde kalmadı, adını kekeleyeceğim asla tek seferde söylemeyeceğim, geçmişten kalan tüm yara izlerini tekrar açıp mikrop serpeceğim benim bıraktıklarım da dahil sonra kalbini kurutup, tozunu fotoğraf sandığının dibine dökeceğim böylece hayatıma giren tüm adamların fotoğraflarına bulaşarak sende delireceksin benim gibi.