Bir an kaybolup ne kadar da
hırpalanmışsın böyle, oysa gidişin ve dönüşün arasında çok az daire çizmişti
henüz yelkovan. Şimdi karşımda oturup terk edişime kızma sakın görüyorsun ya
haklı çıktım yine. Şimdi başka bir kadın için tükeniyorsun karşımda. Gözlerin
boşluğa kayıyor ve giderek için boşaltılıyor. Susuyorsun, dillendiremediğin
acıların yankılanıyor. Gülüyorum, anlam veremiyorsun. Sonra birden kızıyorsun
bana yine... “Seve seve yanılarak öğreneceksin sev(iş)meyi” diyorum sende
gülüyorsun. “Evet...” diyorsun “...haklısın ben sevilmeyi bilmiyorum ancak
sevmeyi biliyorum kabul etmesen de. Sen söylesene nasıl sevdirir insan kendini,
sen iyi bilirsin?”. Alaycı bir tebessümle “yeni bir kitap çıkmış ‘ayartmanın
yolları’ diye onu edinmelisin önce” diyorum neşeleniyoruz. “Sen hep böyle
ciddiyetsizdin aşka karşı sana nasıl aşık olduğuma hala şaşıyorum ve hala seni
seviyor oluşuma çok kızıyorum” diyorsun ve tüm neşemi kaçırıyorsun yine. Bu kez
ben suskun kalıyorum karşında...
“Başkaları içinde paralayacaksın kendini, bu
hissettiklerini bana özel sanma ve git
başka bir kadın sev, sevgini kaybetmekten korkacak ürkek bir kadın sev, benim
yerime elleri titreyecek bir kadın, armağan ettiğin kalemle sana dair bir
şeyler yazabilecek bir kadını sev demiştin hatırlasana... Çok kızmıştım
beni böyle terk etmiş olmana ve sırf seni haklı çıkarmak adına gittim. Oyalandım biraz yokluğunla, çok sevdiğin yalnızlığı koynuna
aldığında. Ama görüyorsun ya bu kez yanıldın, ben yine başaramadım!!! Saçlarından
sürükleyerek yenilgimi sana dönüyorum işte yine... Yenilmeyi,
bu yenilgiyi yinelemeyi istiyorum...”
Uzun uzun bakıyorum sözcüklerine ve
anlayamıyorum benim sevgisizliğimi nasıl sevdiğini, sense anlatma telaşıyla
romantize ediyorsun yine tüm geçmişi.
Diyorsun ki “Yer ettim senliğine... Bak hala resmim duruyor masanda, ve
hala hırpani bakışlarına yalnız ben yansıyorum.”
Oysa sende iyi bilirsin ki tüm eski sevgililerimin fotoğraflarını saklarım o nefret ettiğin sandığımda, ne çok hırlaşırdık hatırlasana saklanan bir kaç fotoğraf yüzünden. “Senin hayatımdan bir türlü çıkmayan yüzünün aksi düşüyor masamdaki çerçeveye. Elinde ki valizin anlamı yok inan bana... Sende hiç heveslenip dönmeye dair konuşma sakın ve sorma bir daha neden diye... Bu yalnızca sevgisizlik altından bir sebep çıkmayacak inan bana. Konuş deme bana sakın, çünkü bir cevabım yok.” diyorum yanılgıma içerleyip. Çok kızıyorsun bana, biliyorum ilk defa böyle insafsız konuşuyorum seninle. Birden kalkıyorsun yerinden, masadan çerçeveyi alıp gözlerime bakıyorsun öfkeyle... Ben fırlatıp atmanı bekliyorum, aslında her şey olabilir şuanda; bir tokat atabilir, çerçeveyi başımda paralayabilir ya da yine bir şans isteyebilirsin... Ama hiçbiri olmuyor, sen fotoğrafını alıyorsun çerçeveden yalnızca. Kapıya yönelirken “Sandığında hapsolmak istemiyorum” diyorsun, gözlerin doluyor. Yere deviriyorsun başını, bu yüzden görmüyorsun gidişine isyan bakışlarımı...
Anlıyorum ki bu kez gerçekten gidiyorsun ve
sandığımda sakladıklarım gibi dönüp dolaşıp bana gelmeyeceksin. Aşık olduğumu
anlayınca tutamıyorum kendimi “gitme” diyorum ama sen aldırmıyorsun. Derin bir
nefes alıp, başını yavaş ama kararlı yoluna çeviriyorsun. İlk sevişmemiz bu ama
sen kısa kesiyorsun. Ellerim titremeye başlıyor ama inan bana ilk kez
sinirlendiğim için değil bu titreyiş. Gözlerim titremeye başlıyor, sesim
titriyor, ev sarsıntıda tepeme yıkılacak sanıyorum. Gidiyorsun, fotoğrafın
gidiyor, sesin gidiyor, tüm keyfimde senin koluna girip gidiyor... Masamda
yatan çerçeveye bakıp alaycı gözyaşlarıyla boş kalan çerçeve şarkısını
söylüyorum ama ne benim ne de senin ıslattığın ayrılığı yolundan
alıkoyamıyoruz....
25 şubat ‘10