6 Aralık 2012 Perşembe

11 Ekim 2012 Perşembe

Ben Bu Yazıyı Sana Yazdım...(2)

    Kırılmış parçalanmıştın bana geldiğinde... Gözlerinde kan kıvranıyor, düşmemek için bana saldırıyordun, vurmak değil tutunmak niyetin biliyorum ve sana baktıkça merhamet akıyor yüreğimden engel olamıyorum! Kızma hafife almıyorum sancılarını, hiçbir şey küçümsenemez biliyorsun her acı oturacak bir yer bulur kendine...

   Bir an kaybolup ne kadar da hırpalanmışsın böyle, oysa gidişin ve dönüşün arasında çok az daire çizmişti henüz yelkovan. Şimdi karşımda oturup terk edişime kızma sakın görüyorsun ya haklı çıktım yine. Şimdi başka bir kadın için tükeniyorsun karşımda. Gözlerin boşluğa kayıyor ve giderek için boşaltılıyor. Susuyorsun, dillendiremediğin acıların yankılanıyor. Gülüyorum, anlam veremiyorsun. Sonra birden kızıyorsun bana yine... “Seve seve yanılarak öğreneceksin sev(iş)meyi” diyorum sende gülüyorsun. “Evet...” diyorsun “...haklısın ben sevilmeyi bilmiyorum ancak sevmeyi biliyorum kabul etmesen de. Sen söylesene nasıl sevdirir insan kendini, sen iyi bilirsin?”. Alaycı bir tebessümle “yeni bir kitap çıkmış ‘ayartmanın yolları’ diye onu edinmelisin önce” diyorum neşeleniyoruz. “Sen hep böyle ciddiyetsizdin aşka karşı sana nasıl aşık olduğuma hala şaşıyorum ve hala seni seviyor oluşuma çok kızıyorum” diyorsun ve tüm neşemi kaçırıyorsun yine. Bu kez ben suskun kalıyorum karşında...

   “Başkaları içinde paralayacaksın kendini, bu hissettiklerini bana özel sanma ve git başka bir kadın sev, sevgini kaybetmekten korkacak ürkek bir kadın sev, benim yerime elleri titreyecek bir kadın, armağan ettiğin kalemle sana dair bir şeyler yazabilecek bir kadını sev demiştin hatırlasana... Çok kızmıştım beni böyle terk etmiş olmana ve sırf seni haklı çıkarmak adına gittim. Oyalandım biraz yokluğunla, çok sevdiğin yalnızlığı koynuna aldığında. Ama görüyorsun ya bu kez yanıldın, ben yine başaramadım!!! Saçlarından sürükleyerek yenilgimi sana dönüyorum işte yine... Yenilmeyi, bu yenilgiyi yinelemeyi istiyorum...

   Uzun uzun bakıyorum sözcüklerine ve anlayamıyorum benim sevgisizliğimi nasıl sevdiğini, sense anlatma telaşıyla romantize ediyorsun yine tüm geçmişi.  Diyorsun ki “Yer ettim senliğine... Bak hala resmim duruyor masanda, ve hala hırpani bakışlarına yalnız ben yansıyorum.”

   Oysa sende iyi bilirsin ki tüm eski sevgililerimin fotoğraflarını saklarım o nefret ettiğin sandığımda, ne çok hırlaşırdık hatırlasana saklanan bir kaç fotoğraf yüzünden. “Senin hayatımdan bir türlü çıkmayan yüzünün aksi düşüyor masamdaki çerçeveye. Elinde ki valizin anlamı yok inan bana... Sende hiç heveslenip dönmeye dair konuşma sakın ve sorma bir daha neden diye... Bu yalnızca sevgisizlik altından bir sebep çıkmayacak inan bana. Konuş deme bana sakın, çünkü bir cevabım yok.” diyorum yanılgıma içerleyip. Çok kızıyorsun bana, biliyorum ilk defa böyle insafsız konuşuyorum seninle. Birden kalkıyorsun yerinden, masadan çerçeveyi alıp gözlerime bakıyorsun öfkeyle... Ben fırlatıp atmanı bekliyorum, aslında her şey olabilir şuanda; bir tokat atabilir, çerçeveyi başımda paralayabilir ya da yine bir şans isteyebilirsin... Ama hiçbiri olmuyor, sen fotoğrafını alıyorsun çerçeveden yalnızca. Kapıya yönelirken “Sandığında hapsolmak istemiyorum” diyorsun, gözlerin doluyor. Yere deviriyorsun başını, bu yüzden görmüyorsun gidişine isyan bakışlarımı...




   Anlıyorum ki bu kez gerçekten gidiyorsun ve sandığımda sakladıklarım gibi dönüp dolaşıp bana gelmeyeceksin. Aşık olduğumu anlayınca tutamıyorum kendimi “gitme” diyorum ama sen aldırmıyorsun. Derin bir nefes alıp, başını yavaş ama kararlı yoluna çeviriyorsun. İlk sevişmemiz bu ama sen kısa kesiyorsun. Ellerim titremeye başlıyor ama inan bana ilk kez sinirlendiğim için değil bu titreyiş. Gözlerim titremeye başlıyor, sesim titriyor, ev sarsıntıda tepeme yıkılacak sanıyorum. Gidiyorsun, fotoğrafın gidiyor, sesin gidiyor, tüm keyfimde senin koluna girip gidiyor... Masamda yatan çerçeveye bakıp alaycı gözyaşlarıyla boş kalan çerçeve şarkısını söylüyorum ama ne benim ne de senin ıslattığın ayrılığı yolundan alıkoyamıyoruz....



                                                                         25 şubat ‘10

6 Eylül 2012 Perşembe

Ben Bu Yazıyı Sana Yazdım...(1)


Üşüyorum, seni bırakıp gittiğimden beri üşüyorum. böyle bitsin istememiştim, aslında bitsin bile istememiştim. Hiçbir şey tükenmemişti henüz, yaşanmamışlıklar birikmişti yalnızca. Sana uzun uzun nedenlerimi anlatmak istemiştim, uzun uzun seni dinlemek ve inan bana seni affetmek istemiştim ama olmadı kahrım. Sen öyle pervasız dururken karşımda sanki tüm o sorunlar hiç varolmamış gibi, söyleyecek söz bulamadım. Oysa yol boyu canımı yakan şarkılar eşliğinde cümlelerimi tasarlamıştım... Bağıra çağıra, yora yıprata aklamıştım seni zihnimde ama gördüm ki ne desem boş, ne desem bir örümcek ağına takılıp havada salınacak. Sense bir örümcek olup beni esir alacaksın ve hep olduğu gibi ben gidemeyecek kadar özgürüm yalnızca...

Ne vakit bana yol gösteren gölgem ardıma düştü bilmiyorum ve şimdi yalanlara ben iz düşüyorum. Ardıma aldığım gölgemle geliyorum sana , hatalarla, iftiralarla geliyorum... Bu kez yalanlarını ifşa etmeye değil, bildiklerimi hasır altı edip, susarak seni çıldırtmaya geliyorum. Aklıyorum seni aşktan ve bu aşkın faili olarak geliyorum...

Bahanelerini dinlemek, kendimi değersiz hissetmek istemiyorum oysa içimden muhteşem aşk sohbetleri geçmişti. evet bu son sohbetimizdi... Bu yüzden seni gülümseyerek dinledim bütün gece ve sana anlamsız hikayeler anlattım. Yol ayrımına gelmeden son kez kahkahalarımızla yer edelim istedim bu perdede. Ben "bu son oyundu"; dedim yalnızca kırık kalbim, sen kabullendin ayrılığı. Ben bir savaş açtım ve sen ilk defa yenildin ama sözlerim seni incitirken beni tüketti inan. Ben sadece sahneyi terk ettim, evet haklısın seni de terk ettim... Üzgünüm kesik bileğim ama bana saldıran bakışlarından sonra ne sana dokunmaya, ne de seni avutmaya cesaretim kaldı.

Şimdi başım önümde utancımı unutarak gidiyorum, sana dokunamıyorum, tek bir cümle daha kuramıyorum, öyle kızgınlar ki gözlerine bile bakamıyorum, dert etme yokluğum kokumu sana bırakıp gidiyorum...

İlk ayrılığımız bu kıymetini bilmeliyiz atmayan damarım... Ben şimdi haksızca seni tasarlıyorum, seni yalvartmadan en sevdiğin şarkıyı söylüyorum, duymak istediklerimi kendim seslendiriyor, söylemek istediklerimi kendim dillendiriyorum. Akla zarar sahneler yazıyorum ve yine oyunlar oynuyorum. Bu oyunu bozmakla suçlamıştın ya beni, affet beni son yalanım bu kez seni oyuna dahil etmiyorum...

6 Haziran 2012 Çarşamba

HER KÜRTAJ BİR ULUDERE'DİR!



Bir çok kadın uğradığı tecavüz sonrası hamile kalırken, yapacağı doğum anne hayatını riske atabilirken, anne adayı ölüm tehdidi altında kalabilirken; kürtajın cinayet olduğunu söyleyebilmek fazla cüretkar bir tavırdır.

Yaşadığı travmanın(tecavüz) sureti olarak doğan bir bebeğin ruh sağlığı yerinde bir anne tarafından sevgiyle yetiştirilmesi beklenemez. Hal böyle olunca o çocuğunda sağlıklı bir birey olması olanaksızdır.
Bebeğini gizlemeyip ölümü göze alan kadınsa kendi hayatıyla birlikte bebeğininkini de kaybedeceğinden bir doğum bile söz konusu değildir...  
Annesini aldığı ilk nefeste kaybedecek bir bebek içinde hayat pek kolay olmasa gerek...

Ama bunları kime anlatıyoruz ki? Yine kadınca kararlarımız, kimliğimiz, benliğimiz ve bedenimizle ilgili kararlarımızı erkeklere kabul ettirmemiz gerekiyor.


Biz susmalıyız onlar konuşmalı çünkü "erk devlet" maruz kaldığımız bütün tecavüzlerin çocuklarına bakmadı mı daha öncede? Uğradığımız şiddete dur diyende bu devlet değil miydi? Sokaklarda öldürülen şiddet mağduru kadın cesetlerine de sahip çıkmadı mı? Şimdi siz ne diye yaygara koparıyorsunuz?


Her kürtaj bir Uludere'dir! Tecavüz doğuma sebebiyet verdiğinden her tecavüzde öngörülen üç çocuktan biri... Genç nüfusa ihtiyacı var bu ülkenin. Genç sokak çocuklarına, kürtaja cinayet diyecek her anlamda olanaksız bir nüfusa ihtiyacı var.