11 Ekim 2012 Perşembe
Ben Bu Yazıyı Sana Yazdım...(2)
Kırılmış parçalanmıştın bana geldiğinde...
Gözlerinde kan kıvranıyor, düşmemek için bana saldırıyordun, vurmak değil
tutunmak niyetin biliyorum ve sana baktıkça merhamet akıyor yüreğimden engel
olamıyorum! Kızma hafife almıyorum sancılarını, hiçbir şey küçümsenemez
biliyorsun her acı oturacak bir yer bulur kendine...
Oysa sende iyi bilirsin ki tüm eski sevgililerimin fotoğraflarını saklarım o nefret ettiğin sandığımda, ne çok hırlaşırdık hatırlasana saklanan bir kaç fotoğraf yüzünden. “Senin hayatımdan bir türlü çıkmayan yüzünün aksi düşüyor masamdaki çerçeveye. Elinde ki valizin anlamı yok inan bana... Sende hiç heveslenip dönmeye dair konuşma sakın ve sorma bir daha neden diye... Bu yalnızca sevgisizlik altından bir sebep çıkmayacak inan bana. Konuş deme bana sakın, çünkü bir cevabım yok.” diyorum yanılgıma içerleyip. Çok kızıyorsun bana, biliyorum ilk defa böyle insafsız konuşuyorum seninle. Birden kalkıyorsun yerinden, masadan çerçeveyi alıp gözlerime bakıyorsun öfkeyle... Ben fırlatıp atmanı bekliyorum, aslında her şey olabilir şuanda; bir tokat atabilir, çerçeveyi başımda paralayabilir ya da yine bir şans isteyebilirsin... Ama hiçbiri olmuyor, sen fotoğrafını alıyorsun çerçeveden yalnızca. Kapıya yönelirken “Sandığında hapsolmak istemiyorum” diyorsun, gözlerin doluyor. Yere deviriyorsun başını, bu yüzden görmüyorsun gidişine isyan bakışlarımı...
Bir an kaybolup ne kadar da
hırpalanmışsın böyle, oysa gidişin ve dönüşün arasında çok az daire çizmişti
henüz yelkovan. Şimdi karşımda oturup terk edişime kızma sakın görüyorsun ya
haklı çıktım yine. Şimdi başka bir kadın için tükeniyorsun karşımda. Gözlerin
boşluğa kayıyor ve giderek için boşaltılıyor. Susuyorsun, dillendiremediğin
acıların yankılanıyor. Gülüyorum, anlam veremiyorsun. Sonra birden kızıyorsun
bana yine... “Seve seve yanılarak öğreneceksin sev(iş)meyi” diyorum sende
gülüyorsun. “Evet...” diyorsun “...haklısın ben sevilmeyi bilmiyorum ancak
sevmeyi biliyorum kabul etmesen de. Sen söylesene nasıl sevdirir insan kendini,
sen iyi bilirsin?”. Alaycı bir tebessümle “yeni bir kitap çıkmış ‘ayartmanın
yolları’ diye onu edinmelisin önce” diyorum neşeleniyoruz. “Sen hep böyle
ciddiyetsizdin aşka karşı sana nasıl aşık olduğuma hala şaşıyorum ve hala seni
seviyor oluşuma çok kızıyorum” diyorsun ve tüm neşemi kaçırıyorsun yine. Bu kez
ben suskun kalıyorum karşında...
“Başkaları içinde paralayacaksın kendini, bu
hissettiklerini bana özel sanma ve git
başka bir kadın sev, sevgini kaybetmekten korkacak ürkek bir kadın sev, benim
yerime elleri titreyecek bir kadın, armağan ettiğin kalemle sana dair bir
şeyler yazabilecek bir kadını sev demiştin hatırlasana... Çok kızmıştım
beni böyle terk etmiş olmana ve sırf seni haklı çıkarmak adına gittim. Oyalandım biraz yokluğunla, çok sevdiğin yalnızlığı koynuna
aldığında. Ama görüyorsun ya bu kez yanıldın, ben yine başaramadım!!! Saçlarından
sürükleyerek yenilgimi sana dönüyorum işte yine... Yenilmeyi,
bu yenilgiyi yinelemeyi istiyorum...”
Uzun uzun bakıyorum sözcüklerine ve
anlayamıyorum benim sevgisizliğimi nasıl sevdiğini, sense anlatma telaşıyla
romantize ediyorsun yine tüm geçmişi.
Diyorsun ki “Yer ettim senliğine... Bak hala resmim duruyor masanda, ve
hala hırpani bakışlarına yalnız ben yansıyorum.”
Oysa sende iyi bilirsin ki tüm eski sevgililerimin fotoğraflarını saklarım o nefret ettiğin sandığımda, ne çok hırlaşırdık hatırlasana saklanan bir kaç fotoğraf yüzünden. “Senin hayatımdan bir türlü çıkmayan yüzünün aksi düşüyor masamdaki çerçeveye. Elinde ki valizin anlamı yok inan bana... Sende hiç heveslenip dönmeye dair konuşma sakın ve sorma bir daha neden diye... Bu yalnızca sevgisizlik altından bir sebep çıkmayacak inan bana. Konuş deme bana sakın, çünkü bir cevabım yok.” diyorum yanılgıma içerleyip. Çok kızıyorsun bana, biliyorum ilk defa böyle insafsız konuşuyorum seninle. Birden kalkıyorsun yerinden, masadan çerçeveyi alıp gözlerime bakıyorsun öfkeyle... Ben fırlatıp atmanı bekliyorum, aslında her şey olabilir şuanda; bir tokat atabilir, çerçeveyi başımda paralayabilir ya da yine bir şans isteyebilirsin... Ama hiçbiri olmuyor, sen fotoğrafını alıyorsun çerçeveden yalnızca. Kapıya yönelirken “Sandığında hapsolmak istemiyorum” diyorsun, gözlerin doluyor. Yere deviriyorsun başını, bu yüzden görmüyorsun gidişine isyan bakışlarımı...
Anlıyorum ki bu kez gerçekten gidiyorsun ve
sandığımda sakladıklarım gibi dönüp dolaşıp bana gelmeyeceksin. Aşık olduğumu
anlayınca tutamıyorum kendimi “gitme” diyorum ama sen aldırmıyorsun. Derin bir
nefes alıp, başını yavaş ama kararlı yoluna çeviriyorsun. İlk sevişmemiz bu ama
sen kısa kesiyorsun. Ellerim titremeye başlıyor ama inan bana ilk kez
sinirlendiğim için değil bu titreyiş. Gözlerim titremeye başlıyor, sesim
titriyor, ev sarsıntıda tepeme yıkılacak sanıyorum. Gidiyorsun, fotoğrafın
gidiyor, sesin gidiyor, tüm keyfimde senin koluna girip gidiyor... Masamda
yatan çerçeveye bakıp alaycı gözyaşlarıyla boş kalan çerçeve şarkısını
söylüyorum ama ne benim ne de senin ıslattığın ayrılığı yolundan
alıkoyamıyoruz....
25 şubat ‘10
6 Eylül 2012 Perşembe
Ben Bu Yazıyı Sana Yazdım...(1)
Üşüyorum, seni bırakıp gittiğimden beri üşüyorum. böyle
bitsin istememiştim, aslında bitsin bile istememiştim. Hiçbir şey tükenmemişti
henüz, yaşanmamışlıklar birikmişti yalnızca. Sana uzun uzun nedenlerimi
anlatmak istemiştim, uzun uzun seni dinlemek ve inan bana seni affetmek
istemiştim ama olmadı kahrım. Sen öyle pervasız dururken karşımda sanki tüm o
sorunlar hiç varolmamış gibi, söyleyecek söz bulamadım. Oysa yol boyu canımı
yakan şarkılar eşliğinde cümlelerimi tasarlamıştım... Bağıra çağıra, yora
yıprata aklamıştım seni zihnimde ama gördüm ki ne desem boş, ne desem bir
örümcek ağına takılıp havada salınacak. Sense bir örümcek olup beni esir
alacaksın ve hep olduğu gibi ben gidemeyecek kadar özgürüm yalnızca...
Ne vakit bana yol gösteren gölgem ardıma düştü bilmiyorum ve
şimdi yalanlara ben iz düşüyorum. Ardıma aldığım gölgemle geliyorum sana ,
hatalarla, iftiralarla geliyorum... Bu kez yalanlarını ifşa etmeye değil,
bildiklerimi hasır altı edip, susarak seni çıldırtmaya geliyorum. Aklıyorum
seni aşktan ve bu aşkın faili olarak geliyorum...
Bahanelerini dinlemek, kendimi değersiz hissetmek
istemiyorum oysa içimden muhteşem aşk sohbetleri geçmişti. evet bu son
sohbetimizdi... Bu yüzden seni gülümseyerek dinledim bütün gece ve sana
anlamsız hikayeler anlattım. Yol ayrımına gelmeden son kez kahkahalarımızla yer
edelim istedim bu perdede. Ben "bu son oyundu"; dedim yalnızca kırık
kalbim, sen kabullendin ayrılığı. Ben bir savaş açtım ve sen ilk defa yenildin
ama sözlerim seni incitirken beni tüketti inan. Ben sadece sahneyi terk ettim, evet
haklısın seni de terk ettim... Üzgünüm kesik bileğim ama bana saldıran
bakışlarından sonra ne sana dokunmaya, ne de seni avutmaya cesaretim kaldı.
Şimdi başım önümde utancımı unutarak gidiyorum, sana
dokunamıyorum, tek bir cümle daha kuramıyorum, öyle kızgınlar ki gözlerine bile
bakamıyorum, dert etme yokluğum kokumu sana bırakıp gidiyorum...
İlk ayrılığımız bu kıymetini bilmeliyiz atmayan damarım...
Ben şimdi haksızca seni tasarlıyorum, seni yalvartmadan en sevdiğin şarkıyı
söylüyorum, duymak istediklerimi kendim seslendiriyor, söylemek istediklerimi
kendim dillendiriyorum. Akla zarar sahneler yazıyorum ve yine oyunlar
oynuyorum. Bu oyunu bozmakla suçlamıştın ya beni, affet beni son yalanım bu kez
seni oyuna dahil etmiyorum...
6 Haziran 2012 Çarşamba
HER KÜRTAJ BİR ULUDERE'DİR!
Bir çok kadın uğradığı tecavüz sonrası hamile kalırken,
yapacağı doğum anne hayatını riske atabilirken, anne adayı ölüm tehdidi altında
kalabilirken; kürtajın cinayet olduğunu söyleyebilmek fazla cüretkar bir
tavırdır.
Yaşadığı travmanın(tecavüz) sureti olarak doğan bir bebeğin ruh sağlığı yerinde bir anne tarafından sevgiyle yetiştirilmesi beklenemez. Hal böyle olunca o çocuğunda sağlıklı bir birey olması olanaksızdır.
Yaşadığı travmanın(tecavüz) sureti olarak doğan bir bebeğin ruh sağlığı yerinde bir anne tarafından sevgiyle yetiştirilmesi beklenemez. Hal böyle olunca o çocuğunda sağlıklı bir birey olması olanaksızdır.
Bebeğini gizlemeyip ölümü göze alan kadınsa kendi hayatıyla birlikte
bebeğininkini de kaybedeceğinden bir doğum bile söz konusu değildir...
Annesini aldığı ilk nefeste kaybedecek bir bebek içinde hayat pek kolay olmasa
gerek...
Ama bunları kime anlatıyoruz ki? Yine kadınca kararlarımız, kimliğimiz, benliğimiz ve bedenimizle ilgili kararlarımızı erkeklere kabul ettirmemiz gerekiyor.
Biz susmalıyız onlar konuşmalı çünkü "erk devlet" maruz kaldığımız bütün tecavüzlerin çocuklarına bakmadı mı daha öncede? Uğradığımız şiddete dur diyende bu devlet değil miydi? Sokaklarda öldürülen şiddet mağduru kadın cesetlerine de sahip çıkmadı mı? Şimdi siz ne diye yaygara koparıyorsunuz?
Her kürtaj bir Uludere'dir! Tecavüz doğuma sebebiyet verdiğinden her tecavüzde öngörülen üç çocuktan biri... Genç nüfusa ihtiyacı var bu ülkenin. Genç sokak çocuklarına, kürtaja cinayet diyecek her anlamda olanaksız bir nüfusa ihtiyacı var.
Ama bunları kime anlatıyoruz ki? Yine kadınca kararlarımız, kimliğimiz, benliğimiz ve bedenimizle ilgili kararlarımızı erkeklere kabul ettirmemiz gerekiyor.
Biz susmalıyız onlar konuşmalı çünkü "erk devlet" maruz kaldığımız bütün tecavüzlerin çocuklarına bakmadı mı daha öncede? Uğradığımız şiddete dur diyende bu devlet değil miydi? Sokaklarda öldürülen şiddet mağduru kadın cesetlerine de sahip çıkmadı mı? Şimdi siz ne diye yaygara koparıyorsunuz?
Her kürtaj bir Uludere'dir! Tecavüz doğuma sebebiyet verdiğinden her tecavüzde öngörülen üç çocuktan biri... Genç nüfusa ihtiyacı var bu ülkenin. Genç sokak çocuklarına, kürtaja cinayet diyecek her anlamda olanaksız bir nüfusa ihtiyacı var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)