Gözlerimi alabildiğine beyaz bir odada
açtım. Tuhaf, soğuk ve sanki olmamam gereken bir yer burası. Yine bir hata
yapmış, birilerini kızdırmış olmalıyım. Ne boktan bir oda bu böyle! Sanırım
kimse evini böyle döşemez, döşememeli en azından. İnsan burada kendisini hasta
hisseder. Etrafıma toplanan bu insanlar da kim? Birisinin yüzü tanıdık sanki...
Evet, bu kadın anneme benziyor; şu köşeye sinmiş, gözleri ıslak kız da ablam
olmalı. Anlaşılan yine kurtulamamışım bu hayattan. Acaba çok mu ağladım yine?
Gözlerim şişmiş olmalı, açamıyorum bir türlü. -Zaten ne zaman çok ağlasam böyle
açamam gözlerimi. Çok çirkin olurum ben ağlayınca.- Of! Canımı sıktı bu kalabalık... Şu yaşlı adam
bir şeyler soruyor bana sürekli, ne meraklı herifmiş! Hep derim zaten, yaşlılar
fazla meraklı oluyorlar. Onu dinlemediğimi anlamıyor mu bu? Şu keşmekeşin
içerisinde onunla ilgileneceğimi de nereden çıkarıyor? Adamın yüzüne bakıp pis
pis gülümsüyorum kızdırmak için. Peki, neden kızmıyor? Gözlerindeki bu endişe
neden? Pek umursamıyorum açıkçası, etrafımı izlemeye devam ediyorum. Boşluk
hissi yaratıyor bu oda insanda, etrafımda ki kuru kalabalıksa daha yalnız
hissettiriyor. Kimsenin varlığı bir anlam ifade etmiyor; annem, ablam vs... Şu
genç adam örneğin, ne kadar da aptal görünüyor, gözlükleri de aptallığını
kanıtlar nitelikte çirkin zaten. Yaşlı olanın ağzının içine bakıyor resmen;
babası falan olmalı.
Annem başucuma oturmuş bana bir şeyler
söylüyor:
-Neden böyle yapıyorsun kızım? Neden
konuşmuyorsun?
Konuşmaya yelteniyorum, sonra
vazgeçiyorum. Çünkü nedenlerimi ben bile bilmiyorum. Yalnızca istemiyorum işte.
Kahretsin ağzım açık kaldı, umutla konuşmamı bekliyorlar. Biraz inleyeyim de
kasten yaptığımı anlamasınlar. Ah! Annem ağlamaya başladı, bense ona kızıyorum;
ne sulu gözlü kadın bu diye... Hem ne var şimdi ağlayacak, anlamıyorum. Zaten
hep böyle olur olmaz yerde ağlar. Evet, sonunda çıkıyorlar odadan, kimse
kalmıyor; istediğim şey de tam olarak buydu zaten: Huzur. Bu kadın neden döndü
ki şimdi, elinde de bir dolu kutuyla? Ağzıma bir sürü kapsül boşalttı ve su
verdi. Ama bunları yutacağımı sanıyorsa fena halde yanılıyor. Bak, ben
kazandım, vazgeçti sanırım... Tepemdeki şişeye biraz daha su ekleyip gitti haspa.
Gözlerim ağırlaşıyor, bu lanet şey elimdeki borudan mı sızdırıyor uykuyu?
Çıkarmaya çalışıyorum, olmuyor...
/ Kazandığım konusunda yanılmışım. Bir
çocuk gibi kandırıp uyuttu beni işte. Konuşmaya karar verdiğimde ilk işim bu
zilliye sövmek olmalı, unutmamalıyım. /
Yine annem gelmiş, elinin altında bir kedi
varmışçasına okşuyor beni. Sıkılmaya başladım artık! Beni bir ev hayvanına
çevirdiler. Kapsüllerle besleyip, günün belli saatlerinde okşamaya geliyorlar.
Ne sanıyorlar, ilgilerine ihtiyacım olduğunu falan mı? Yok, anlıyor musunuz?
İlginize de, beslemenize de ihtiyacım yok benim! Ama bunları anlamaları için
bile konuşmak zorundayım ne yazık ki... Bu resmen bir dayatma; “Konuş yoksa
seni rahat bırakmayacağız!” İçimdeki keçi de beni terk etmiş olmalı. Oysa ne
çok emek vermiştim ona. O bile kalmadıysa yanımda, çekilmez bir hal almış
olmalıyım. Zaten o gittiğinden olsa gerek, artık kapsüllere bile itiraz
edemiyorum. Kaçmayı denesem diye düşünüyorum, ama nasıl? Onların istediklerini
yaparak; konuşarak mı çıksam bu hayvan bakım evinden? Peki, ne söylemeliyim
onlara?
“Nefret ediyorum kendimden, ama durun
kimseyi suçlamayacağım, sakin olun! Tek suçlu benim, biliyorum. Bir noktadan
sonra ilerlemiyor işte bu içine sıçılası hayat, hep yarı yolda bırakıyor beni.
Gerçi çok da hoş sohbet bir yol arkadaşı sayılmaz... Hangimiz tahammül ediyor
diğerine, bilemiyorum. Hangimizin daha çekilmez olduğu çok da önemli değil ya,
neyse; sadece sıkıldım ben bu zoraki ilişkiden, o kadar… Yine dibe mi çöküyorum
lan yoksa? Sanırım kendimi kahve telvesi zannediyorum. Yapmam gereken buymuş
gibi hep dibe vuruyorum. Belirtmeden geçemeyeceğim; dostlarımın da hakkını
ödeyemem, çok yardımcı oluyorlar ben alçalırken... Ama siz de kabul etmelisiniz
ki, çok iyi kaybediyorum. Her defasında daha esaslı bir çığlık atıyorum.
Hayatın da hakkı ödenemez tabi, hiç sıkılmadan “Kes tatavayı” diyerek, yılmadan
hırpalıyor beni. Söylesenize eğleniyor musunuz? Ben saçmalarken siz izleyici
gibi durup, beni uyarıyorsunuz da, ben mi duymuyorum? Sonu geldiğinde “Ben
söylemiştim” diyerek, aptalca gülümseyip biraz daha kaykılıyor musunuz
koltuğunuzda? Kolay değil mi, aptalsın deyip kenara çekilmek? Haklısınız
kolay... Zaten ben de aynı şeyi yapıyorum. Ama ben sizler gibi bi çemberin
içinden çıkıp, diğerinin dışına yanaşmıyorum. Ha bu arada, durun dinleyin; daha
kötüsü de var...” Of! Neler saçmalıyorum ben... Bunları söyleyerek çıkamam ki
buradan. Kahretsin yine o hilkat garibesi gelmiş ve daha kötüsü, ben aptal
aptal düşünürken yine şişeye su sandığım şeyi koymuş. Yarına kadar yine
buradayım, aklıma tüküreyim, düşüneceğine icraata geçsene salak karı...
Berbat bir gün daha ve ben yine bu lanet
yerdeyim. Çıkış yok buradan anlaşılan... Bugün şu yaşlı herifle konuşayım en
iyisi. Onun hükmü geçiyor buralarda anlaşılan -da dönüp dolaşıp ne diyeceğim
konusunda takılıyorum işte. “Gitmek istiyorum buradan” ya da “Kendimi iyi
hissediyorum artık, aynı şeyi yapmayacağım bir daha. Düşünecek çok zamanım oldu
burada - ne de olsa burası hapishaneden farksız - ve artık aynı hataları
yapmayacak kadar toparladım kendimi. Eğer siz de uygun görürseniz, çıkmak
istiyorum bu hayvan bakım evinden...” Hay aklımı sikeyim! Ne hayvanı, ne bakımı
lan! Efendi gibi, çıkmak istiyorum desene işte... Tamam tamam, böyle daha iyi
oldu. Sonunda geldi ihtiyar.
-Doktor bey…
Şaşırdı dangalak. Ne sanıyor be
bu, konuşma yetim olmadığını falan mı? Neyse biz amaca yönelelim, bırakalım
adamla uğraşmayı.
-Sonunda konuşmaya karar verdiniz demek?
-Ben buradan çıkmak istediğimi
söyleyecektim. Kendimi iyi hissediyorum ve sayenizde artık ölmek istiyorum!
Hadi oradan be! Sayenizde artık
ölmek istiyormuş. Ömrübillah çıkarmaz artık bu pislik beni... Bak yine o
sürtüğü çağırdı, beni yine uyuttular...
Başımda ne zırvalıyorlar yine, seslerini
kesseler uyuyacağım biraz. -İnsana huzur vermiyorlar sonra da neymiş efendim
konuşmuyor muşum! Siz benim yerimede konuşup tüm açığı kapatıyorsunuz nasılsa.-
Annem neden gelmiş bu saate? İmza falan atıyor, çıkacak mıyım yoksa sonunda?
Vakti gelmişti artık. Konuşmayacağımı anlayınca beni rahat bırakmaya karar vermiş
olmalılar. Beni alıp bir yere götürüyorlar, ama hala bu çarşafın içindeyim. Bir
sürü koridor geçtik, sıkılmaya başladım. Ne yapacaklarsa yapsınlar artık, rahat
bırakılmak istiyorum. Bir bodrum katındayım, Azrail gibi bir adam bekliyor
beni... Bu yataktan bozma şey, bu cihazlar da ne oluyor? İşte, yatırdılar beni,
başıma bir şeyler sürüyorlar... Ne yapıyor lan bunlar bana? Hiçbir bok
anlayamıyorum...
Bu bir işkence miydi? Ne yapmış olabilirim
ki bunu hak edecek? İdam edilirken elektrikli sandalye kullanıldığını
bilmiyordum, öğrendim tamam. Hem benimle aynı şeyi; yani ölmemi istediklerini
de anladım diyelim... İyi de, öyleyse neden hala yaşıyorum? Ama sonunda beni
konuşturmayı başardılar, bunu biliyorum. Gerçi sadece beş kelimeyle
konuşuyorum, aklımdan geçen tek şeyi dillendiriyorum:
“Bunu bana yapmaya hakkınız yok!”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder